Tayyip Bey çok ilginç bir insan.
20 Ekim tarihinde AKP Meclis grubunda bir konuşma yapıyor, Habur’dan muştular daha yeni gelmiş:
“Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Bu bir umuttur. Türkiye’de bir şeyler oluyor, iyi, güzel şeyler oluyor. Umut verici gelişmeler oluyor . Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum. Şu anda bu bir milli birlik, bir demokratik açılım sürecinin, bir kardeşlik projesinin gereği olarak atılmış bir adımdır...Gerek dağdakilere gerek Mahmur kampında olanlara gerek Avrupa’da olanlara, çağrımı yineliyorum; vakit yitirmeden ülkelerine dönmelerini tavsiye ediyorum…” diyor.
Ülke davullu zurna’lı Habur şöleninden sonra karışıyor, kamuoyunda yoğun bir rahatsızlığın oluştuğunu gören Sn. Başbakan 1 hafta sonra , 27 Ekim tarihinde, Ağrı’dan şu açıklamayı yapıyor :
“…Bu mudur samimiyet, sorumluluk taşıyanlara yakışan bir manzara mıdır ? Böyle bir şovun peşine nasıl düşülüyor ? Burada herkesi sorumlu, sağduyulu, samimi davranmaya davet ediyorum. Milli birlik sürecini bu tür şovlarla akamete uğratmaya çalışanlara rağmen bu süreci devam ettireceğiz. Onların tahriklerine rağmen bu süreci nihayete erdireceğiz. Kardeşliğimizi pekiştireceğiz...”
Bu iki açıklama 1 hafta ara ile yapılmış açıklamalar...
Habur gösterisini, sıcağı sıcağına “çok umut verici, olumlu, sevindirici, iyi ve güzel bir şey“ olarak niteleyen Sn. Başbakan, tepkilere bağlı olarak müthiş bir hızda dönüveriyor ve sanki o konuşmayı kendisi yapmamış gibi başka minvalden açıklamalar yapıyor; bu soytarılığı gerçekleştirenlere eleştiriler sunuyor; manzaranın sorumsuzca kışkırtıldığından dem vuruyor…
Ne oluyor da dönüveriyor Başbakan?
Ne olmuştu da, davulla zurna ile karşıladığı habur halayını, bir anda tukaka etmişti?
Buna benzer tepkileri başka olaylarda da vermişti Sn.Başbakan.
Mesela (06.12.2009’de) ABD ‘ye gitmeden önce yaptığı açıklama evlere şenlik bir tutarlılık barındırıyordu. Emekli generallerin savcılığa fade vermesi konusunda bakın ne demişti Sn. Başbakan: “…Hukuk tasarrufu çerçevesinde bu kararı yargı versin. Kalkıp ana muhalefet lideri her zaman yaptığı açıklamaları yapıyor. Ben bunları çirkin buluyorum. Kuvvetler ayrılığı prensibinin olduğu bir toplumda yargı erkine müdahale olarak görüyorum" diye konuşmuştu.
Peki Sn.Başbakan Danıştay’ın, üniversiteye giriş sınavında katsayı uygulamasının kaldırılması yönündeki YÖK kararının yürütmesini durdurması ile ilgili olarak ne demişti (27.11.2009) : “…Bu karar tamamıyla ideolojik bir karardır. Dolayısıyla böyle bir ideolojik kararı anlamakta zorlanıyoruz. Bunun kabul edilir hiçbir yanı yok" demiş. Ve eklemiş “…Biz de bu ülkede mağdurların haklarını arama noktasında olan bir iktidar olarak, bir siyasi iktidar olarak, yargı karşısında yapılması gerekenleri aramızda bayramdan sonra değerlendireceğiz" şeklinde konuşmuştu.
Tayyip Bey’in çelişik yapısına ilişkin yüzlerce örnek mevcut.
Peki bunları neden yapıyor? Bu tutarsızlıklara neden meydan veriyor?
Şıklar şöyle:
a) Tayyip Bey çok yanar-döner birisi.Hikmetyar’ın dizinden Obama’nın dizine geçişini “değiştim” diyerek nasıl açıklayabiliyorsa; bu çelişkili açıklamalar da Tayyip Bey için normal sayılmalı.
b) Konuşma metinlerini yazanlar Ergenekoncu, bu çelişkili ve tutarsız metinleri yazarak Tayyip Bey’in toplum önünde rezil olmasını sağlamaya çalışıyorlar; TCK 311, 312’den (Hükümete ve meclise İsyandan) yargılanmalılar.
c) Tayyip Bey’in siyasi danışmanları da Ergenekoncu, bir olaya ilişkin olarak Tayyip Bey’e telkin ettikleri stratejiler ile başka bir tarihte aynı olay karşısında telkin ettikleri stratejileri bilerek çelişik hale getiriyorlar, Tayyip efsanesini bitirmeye çalışıyorlar, onlar da TCK 311, 312’den yargılanmalılar.
d) Amerikan’dan gelen “açıklama” metinlerini çeviren tercümanlar da Ergenekoncu, metinleri bilerek yanlış çeviriyorlar, onlar da TCK 311,312’den yargılanmalılar.
e) Burası Türkiye, bu açıklamaların hepsi doğru.
Quo Vadis Tayyip Bey?
Bir dediğiniz diğerini tutmuyor. Bu tutarsızlıklar neden?
Sizin gibi bir Kasımpaşa efsanesi’ne yakışıyor mu bu?
Mesela seçimler öncesi kömür dağıtmak, makarna dağıtmak, beyaz eşya dağıtmak nasıl sizin gibi bir delikanlılık efsanesine yakışmıyorsa ; yargıya bir “ideolojiktir” demek, bir “kuvvetler ayrılığından” dem vurmak sizce ne kadar doğru?
Bence yukarıdaki şıkların hepsini tek tek gözden geçirmeniz gerekiyor.
Biz geçen ay söylemiştik bu açılıma dair düşüncelerimizi.
PKK’yı muhatap alırsanız demiştik, açılımın durduğu ilk anda da şiddet kartının ortaya konulmasını kabul etmiş olursunuz demiştik.
7 Şehit bu anlama gelmektedir.
Umarsızca kışkırtılmış bir 17 santim faşizmin sonucudur 7 şehit.
Hükümetçe karşı devrimin destekçisi olmaları için şımartılmış bir etnik şovenizmin kurban ritüelidir.
DTP’nin insafsız ve egoist “muhatap” siyasetinin ortaya çıkardığıdır.
PKK’nın kör ve kapkara varlık nedenlerinin vicdansızlığıdır.
Şimdi ne mi olacaktır?
Yukarıdaki şıklar Tayyip Bey’e bu lanet cinayetin Ergenekon’un işi olduğunu söyleyeceklerdir.
Nasıl İstanbul’da, şımarık şovenistlerin 17 santim için molotofladıkları belediye otobüsünde yakılan 17 yaşındaki Serap Eser için de aylar sonra Ergenekon saldırısına maruz kaldığı yandaş medyada yazılmaya başlayacaksa Tokat’taki hain saldırı için de böyle söylenecektir.
Bu tür rövanşist akımların önlerinde her zaman ÖCÜLER olmuştur.
AKP, rövanşist bir partidir; iktidar süresince yaptıkları ortadadır, bu tasfiye edici rövanşist bilinçle adeta Türkiye’deki her şeyi kasıp kavurmuştur/kavurmaktadır.
En büyük ÖCÜ’sünü de bu nedenle kendisi yaratmıştır; “tasfiye” kurumu ancak “kutuplu bir iklimin” varlığına tabiidir ve seçeneklerinden biri olarak meşru sayılabilir; bu nedenle, AKP’nin, Kemalistlerden, aydınlanmacılardan, devrimcilerden ve solculardan korkusundan kurduğu öcünün adıdır ERGENEKON.
Bu korku sürecinin sloganı da “Karşı olduğumuz her şey o ÖCÜ’nün işidir, tasfiye edile” buyruğu olmuştur.
Sadece bununla da kalmayın der bu süreç:
HSYK’nın hukuk mücadelesine bu pisliği yapıştırın, meydanlardaki Cumhuriyet mücadelesine bu pisliği yapıştırın, sonra da kininizde biriktirdiğiniz her şeyi müthiş bir dar-ül harp makyavelizmi ile utanmadan, sıkılmadan, çekinmeden yapın, “günah” kavramını dahi böylesi bir tutarsızlık içinde anlamsızlaştırın, rüşvetler yiyin, komisyonlar alın, toprakları satın, ihaleleri pazarlayın, vatanseverleri hapislerde çürütün, şeker fabrikalarını yabancı kartellere peşkeş çekin, eczaneleri yandaş zincirlere yamamak uğruna sürekli bir saldırı altında tutun da demeyi ihmal etmez.
İşte, AKP Hükümetinin “icraatın içindeni” bunlardır.
Bu arada bir de açılımlar yapın.Toplumun iyi ya da kötü, bir biçimde oturmuş tüm kurumlarını alaşağı edebilmek için tüm yapı taşlarını çalkalayın, sallayın, bulandırın.
Etnik şovenizmi ve milliyetçiliği “utanmazlık” boyutuna çıkarın; dağda PKK ile çatışan teğmeni alın getirin Silivri’de dandik bir hikayenin eşliğinde terörist yapın ; vücudunda 6 mermi yarası 2 de mermi çekirdeği olan astsubay’dan suikast timleri kurun ve bu insanları aylardır zinlarda terörist diye çürütün.
Tüm sahtekarlıklarınızı ve ihanetinizi gözünüzün içine baka baka bağırdığı için Tuncay Özkan’ı alın 14 aydır zindanlarınızda halktan kaçırmaya, yalıtmaya, susturmaya çalışın.
Peki bu ses susar mı?
Susmaz…
Tuncay Özkan susmaz.Bir gün onun gibi yüreğinden konuşanlar size de gerekecektir unutmayın. Doğruyu sizin için de savunacaktır Tuncay Özkan, buna emin olun.
Ben Tayyip Bey’deki bu tutarsızlıklar ile YANDAŞ MEDYA’nın tiraj raporları arasında müthiş benzerlikler buluyorum. Mustafa Mutlu geçen gün köşesinde yazmıştı bu tiraj trajedisini.
Aslında trajedi değil de bir komedi demek daha anlamlı olacak. Yandaş medyanın milyonlar olarak gösterdiği tirajlar aslında bayi satışı olarak ancak onbinleri bulabiliyor…Düşünün ki, topu toplamı 100 bin civarında satan onlarca gazeteye milyonlarca insan aboneymiş. Fakirin güzellik uykusu, edin edebildiğinizce. Türk toplumunda böylesi bir “abone” olma alışkanlığının olmadığını; abonelik gibi kurumların iskandinav tipi “rastonalite” uluslarında yaygın olduğunu o tirajları uyduranlar da çok iyi biliyorlar; terminallerde, istasyonlarda, mısırcılarda, simitçilerde bu gazetelerin bir emek unsuru olarak istihdam edildiğini; kah sandalye altlığı, kah simit tutaçlığı rolleri verildiğini de görüyoruz çoğu yerde. Elinizde kanıtınız yok ama eminsiniz bu işte bir sahtekarlık olduğuna…Mustafa Mutlu da onu ima ediyor yazısında…İşte bu sahtekarlıkları bu mümin kardeşlerimize yaptıran şey, onları meşrulaştıran şey Dar-ül Harp Makyavelizmi’dir.
Peki Tayyip Bey, kocaman Başbakan... O neden, böylesi tutarsızlıklar sergiliyor? Ak dediğine ertesi gün kara diyor?
Kendisini şahsen tanımadığım için “şahsına” ilişkin kısmı atlıyorum.
Ama bence çok “başarısız” danışmanlara ve de özellikle “konuşma metni” yazarlarına sahip.
Geçenlerde Mehmet Metiner adında bir danışmanını izleme fırsatı buldum TV’de. Biz üniversite’deyken “iyi şey yağdanlığı” derdik aramızda; aslında güncelinizde karşı olduğunuz şeyleri ideal görünümünüzde bir taraftar edasında sahiplenme anlamına geliyor bu tanımlama…Mehmet Metiner, bir insan hakları anıtı gibiydi TV’de. Evrensel bir insanlık değerini temsil ediyordu.Özgürlükler,adalet, haklar gırla uçuşuyordu havada; kendinden başkasında olamayacağı hissiyle özgürlüğü, adaleti, hukuku kendisi keşfetmiş büyük bir birikim olarak konuşuyordu ve müthiş güven veren bir dışavurma dehası olarak haklı bir kibir sergiliyordu. Mine Kırıkkanat’ı azarlayabiliyordu mesela haşarılık yaptığında. Ama ters şeyler vardı, insan inanmıyordu, inanamıyordu bu ideal karaktere.Bunda bir tutarsızlık var demeden edemiyordu.Birden Ergenekon konusuna geçilince “Başbakan” oldu Mehmet Metiner; üfürüknamenin erdemlerine kapılıverdi, idealler uçtu ; eline aldığı kılıçla hızla ideal imajından güncel özüne geçtiği kıyımlar gerçekleştirmeye başladı. Herkesi ergenekoncu yaptı diğerlerinin de yaptığı gibi. Ama, tarafında olan herkes gibi ortak bir salgısı vardı o anda ve işte bu salgıydı kendisini ele veren… Şimdi o müthiş birikmiş kinden alıyordu adını bu salgı...İnsanlık anıtı gitmişti, bir kasap elindeki bıçakla “sinir”lerini ayıklıyordu toplumun…
Bu güruha benzeyen bir diğer grup ise DTP topluluğu.Onlar da müthiş etkileyici bir söyleme sahipler; barış, insanlık, demokrasi gibi çok derinlikli sözcükleri kullanıyorlar sürekli; hepsi anıtı dikilesi, büyük, çok önemli insanlık şahsiyetleri olarak konuşuyorlar. Sn. Emine Ayna, her gün bende gazetelerdeki fotoğraflarına Hitler bıyığı çizme arzusu yaratan “faşistik” konuşmalar gerçekleştiriyor mesela. Müthiş konuşmalar bunlar; kimi zaman bu kadar mı “acımasız” olunmalı diye sorular sormaktan kendisini alamıyor insan onu dinlediğinde.
Ama, 17 yaşındaki bir genç insanı, belediye otobüsünün koltuğunda oturduğu yerde yakmayı; Berlin’de reichtag yangını ile tüm Almanya’yı yakan Hitler faşizminden nasıl arı tutacaklarını sanırım bilmiyorlardır diye de düşünmekten kendisini alamıyor insan.
İdeal imaj (görünüm) ile güncel öz çatışkısı modern psikolojinin tespitlediği çok beylik konulardan birisi... İnsanın tutarsızlığını, kandırıcılığını ve kimi zaman da sahtekarlığını çok iyi anlatabilen bir psikolojik sorun aslında bu. İyi şey yağdanlığı olarak ortada gezinen tüm insanlık anıtlarında bu çatışkı çok baskın rollerle yer almakta.Türkiye, son 10 yılda bu türden çokça kahramana ev sahipliği yapar oldu.Faşistler insan hakları savunucusu oldular; Hırsızlar adalet dağıtıyorlar şu sıra, şovenler özgürlük savaşçısı konumundalar artık; memleket satıcıları beyaz kadın tüccarlarından daha yüksek cüretlerde fink atabiliyorlar ortalıkta ve en önemlisi yurtseverler, terörist ve toplumsal öcü olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorlar…
Ama, her şeyden er-geç dönüveren Tayyip Bey ile iyi şey yağdanlığı bu insanlık anıtlarımız olmaz ise ya nice olacak halimiz?
Bir dahaki sefere Sn. Bülent Arınç’ı yazmayı düşünüyorum.Onun temsil ettiği olağanüstü insanlık değerlerini sizlerle paylaşmayı istiyorum.
Memleket büyüklerimize sağlıklı günler diliyorum.
Ruşen ÖZMEN
Yeni Parti Genel Başkan Vekili
08.12.2009