Bugün Madımak katliamının 17 yılını, yine büyük bir üzüntü ile anıyoruz. Üzerinden kocaman bir 17 yıl geçmiş. Ve artık herkes biliyor ki, Sivas Madımak katliamı, “uzun bir sürecin” halkalarından biri idi. Ve Sivas’ta o gün yakılan, yakılarak yaşamını yitiren aydınlar, o uzun sürecin mağdurları idi. Kahramanmaraş da, Çorum da, hatta Bahçelievler katliamı da, 16 Mart İstanbul Üniversitesi önündeki facia da, bu uzun sürecin birer halkası idi. Ve bu kanlı süreç içinde çok “aydınımız” yaşamını yitirdi. “Madımak Oteli’nde” yanan aydınlarımız da, Muammer Aksoy da, Bahriye Üçok da, Turan Dursun da, Ahmet Taner Kışlalı da, Ümit Kaftancıoğlu da, Uğur Mumcu da. Ve daha birçok aydınımız da. Tümü bu “uzun, bu kanlı, bu vahşi süreçte” yaşamlarını yitirdiler. Hem de gaddarca, vahşice.
Bu uzun süreçte yaşamını yitiren aydınlarımızın yakınları, iki yıldan beri bir etkinlik düzenliyorlar, “Benim Babam Bir Kahramandı” adıyla. Ve o etkinlikte, Genco Erkal sahne alıyor. Nâzım Hikmet’ten okuduğu dizelerle. Ve iki yıldır da, Ataol Behramoğlu’nun unutulmaz şiirinin unutulmaz dizeleri ile bitiriyor; “Yaşamak görevdir bu yangın yerinde - Yaşamak, insan kalarak”. İşte Sivas katliamının, bu “uzun ve kanlı sürecin temeli de bu...
***
Bu sürecin bir tarafında insanlar var; “yaşamak, insan kalarak” diyen, “üretmek ve ürettiğini hakça paylaşmak, insan kalarak” diyen, “çocuklarımıza daha iyi bir gelecek sağlayacağız, insan kalarak” diyen, “barış içinde, bir arada yaşayacağız, insan kalarak” diyen.
Siyasal iktidar dediğimiz ya da Devlet dediğimiz gücün ya da aygıtın görevi de bu olmalı değil mi zaten. “Yönetmek, insan kalarak, üstün bir güç kullanmak, insan kalarak, kaynağı ne olursa olsun, siyasal gücü kullanmak, insan kalarak” değil mi?
İşte temel çelişki bu. Bu uzun ve kanlı sürecin temel çelişkisi de bu. Sivas katliamının şifresi de bu... Bir tarafında aydınlık insanlar var, aydınlar var; “yaşayacağız, insan kalarak” diyen, “var olacağız, insan kalarak” diyen. Diğer tarafında da, diğer bazıları var, “yaşayacaksın, ama insan olmadan, insan kalmadan” diyen. “Yaşayacaksın ama üretmeden, ben sana sadaka olarak verdiğim zaman” diyen. Ve “yaşayacaksın, ama hiç düşünmeden, hep biat ederek, hiç karşı çıkmayarak” diyen.
Hatırlayın Madımak Oteli’nin etrafını çevirenler nasıl bağırıyordu, nasıl bağırtılıyordu. “Bunlar Müslüman değil, bunlar Cumhuriyetçi, Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak” diye, değil mi? Yani “yaşayacaksan, benim gibi olmalısın; yaşayacaksan, benim gibi düşünmelisin” diyerek. Ve tabi ki “sen haksızsın, çünkü ben çoğunluğum” zannederek ... Hem de “Çoğunluk değilsen,haksızsın, haksızsan da ya susarsın, ya yaşayamazsın” diyerek.
İşte Sivas, bu anlayışın sonucu idi. Aynı “sürecin diğer halkalarında yaşamını yitiren diğer aydınlar” gibi. Aynı “Benim Babam Bir Kahramandı” etkinliğinde, yakınlarının andıkları, diğer aydınlarımız gibi. Aynı “yaşamak, insan kalarak” diyen tüm insanlar gibi.
***
Sivas’ın şifresi bu. Bu şifreyi çözerseniz, neden bir başbakanın “Sivas’ta halkımız zarar görmemiştir” dediğini de anlarsınız. O dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın neden “bu vahşeti gerçekleştirenlerin” avukatlığını üstlenmek istediğini, ziyaret ettiğini de anlarsınız. Aynı partinin o dönemler İstanbul Büyükşehir Başkanlığı gibi önemli bir görevini üstlenmiş olan Sayın Başbakan’ın neden hiç karşı çıkmadığını da; “ayıp değil mi sayın bakan, onların avukatlığı size mi kaldı” neden demediğini de anlarsınız. Aynı partinin o dönem milletvekili olan bugünkü Sayın Cumhurbaşkanı’nın aynı şeyi neden söylemediğini de anlarsınız.
Dediğim gibi, denklemin bir tarafında “yaşamak, insan kalarak” diyenler var. Diğer tarafında ise, “yaşamak, benim gibi düşünerek” ya da “hiç düşünmeden, biat ederek” diyenler.
Sivas’ın şifresi bu, bu olmasına da. Kırmak için bir söz vermemiz gerekir. Yakın bir gelecekte “Bu vahşeti işleyen herkesi kaçtıkları yerden getireceğiz, yargılayacağız” diyerek. Ve bir de, öyle bir düzen kurmalıyız ki, içinde hepimiz eşit olalım, özgür olalım ve bir daha hiç kimse “bu bizim gibi düşünmüyor, o halde vuralım, yakalım” demesin, diyemesin.