Selâmlaşmak, bizim, özellikle kent kültürümüzde pek olmayan birşeydir...
Nedenli söylemlerimizde “selâm Allah’ın selâmı, neden esirgensin ki?” diye bir soru varsa da, biz genellikle esirgeriz onu. Oturduğumuz apartmanda, sabah hemen hemen herkesin aynı saatte işe gidişlerinde, ya da akşam iş dönüş saatinde, merdivenlerde ya da asansörde karşılaştığımız komşularımıza pek selâm vermeye yanaşmayız nedense. “Selâm verdim, borçlu çıktım” korkusundan mıdır, nedir bilmiyorum ?
Son oniki yılımı geçirdiğim Fransa’da, ya da Avrupa’nın yaşamış olduğum pek çok farklı ülkesinde ise durum bunun tam tersi... Komşuluk ilişkileri hemen hemen hiç yok ama, selâmlaşmak çok yaygın... “Merhaba ve lütfen” sözcükleri yaşamın olmazsa olmazları arasında yer alıyor, fakat Doğu’ya doğru gittikçe bu alışkanlık iyice azalmaya başlıyor, örneğin Tailand ya da Çin de öyle herkes birbirini pek selâmlamıyor...
Oysa selâmlaşmak pek çok şeyin başlangıcı olabilir iki insanın arasında. Bu, otobüste sürecek bir sabah sohbetinin başlangıcını oluşturabileceği gibi, durağa kadar ya da otoparka kadar yürürken başlayacak bir sohbet, iki insanın birbirini daha iyi tanımalarına yok açabilir.
İnsanlar birbirlerini tanıdıkça, birbirleri ile ilgili bilgileri arttıkça, ortak noktalarını daha kolay keşifedebilirler ve bu keşif yepyeni bir üretimin nedeni olabilir. Tek başımıza üretmenin zorluğu aşikârdır, birlikten güç doğduğunu bildiğimiz gibi birşeydir bu. O zaman bir “merhaba”nın yaratacağı sıcaklığı birbirimizden esirgemememizde yarar var. Çünkü tanışmadan, bilişmeden herhangi bir olumlu üretime de kalkışamayız...
İşte Türkiye’nin içinde olduğu, yaşamakta olduğu sıkıntıda bu “merhaba”sızlıktan kaynaklanıyor bana kalırsa...
Kimse kimseyi tanımıyor... Politikacılar halkı tanımıyorlar, yöneticiler, yönetmekle sorumlu olduklarından haberdar değiller, patronlar işçilerinin kim olduğunu bile bilmiyorlar. O dereceye kadar ki düşmanımızı ve dostumuzu bile doğru dürüst ayırt edemiyoruz. Bu yüzden de kocaman bir karmaşanın içinde dönüp duruyoruz.. Ürettiğimiz tek şey ÇÖZÜMSÜZLÜK...
Avrupa Birliği konusunda, her gün birşey duyuyoruz ama, ne işin aslını biliyoruz ne de onu öğrenmek için bir çaba sarfediyoruz.
Türkiye, özellikle devlet kademesinde, Avrupa Birliği’nin tek sorununun ve konusunun “Türkiye” olduğu düşüncesi ile davranıyor ve her iki tarafı da oyalayan garip bir politika yürütüyor. Oysa AB’nin Türkiye’ye olan tavrı son derece açık. Elbette bu tavırlarını yüksek sesle söylemiyorlar, söylenecek gibi değil çünkü.. Çünkü Türkiye’siz AB’nin “ekonomik olarak” devam edebilmesi olanaksız, bunca genç nüfusu olan başka AB ülkesi ya da adayı yok ki ! Ama işte asıl sorun burada başlıyor, çünkü 70 milyonluk Türkiye AB üyesi olduğu zaman karar masasında ciddi söz sahibi olacak, AB ise bunu hiç ama hiç istemiyor. AB şu andaki ortyaklar arasında bilke karar verme konusunda tam olarak anlaşabilmiş değil ki... Onlar bize “imtiyazlı ortaklık” adı altında bir sunumda bulunuyorlar, bunun aslı, birbirine “merhaba” demeyi bilmeyen komşuların aynı binayı paylaşması gibi birşey. Yani aynı masada oturup, kararlar alamayacağız, birlikte bir üretimin içinde olmayacağız, ancak bize söyleneni yapmakla yetineceğiz.. Olur mu böyle şey?
İşte bu soruyu sorabilmemiz için, önce birbirimize “merhaba” demeyi öğrenmeliyiz... Birbirimize bağlanmalı, daha sıcak davranmalı ve ortaklaşmanın, birlikte üretimin keyfine varmalıyız. Ondan sonra tüm sorunlarımızı çözmek daha kolaylaşacak.
Sevgili okurlarım... Bu köşeden hepinize MERHABA...
Ocak ayından itibaren Kanal Biz ekranlarında sizlere iki program ile ulaşmaya çalışacağım. Bunlardan birisi Sanat ve Biz diğeri ise Derin Mutfak... Bu iki programda sizleri yaşamın tadları ile buluşturmayı deneyeceğiz. Ayrıca her hafta bu köşe de sizlerle sohbetimi sürdürmeye çalışacağım...
Gerek Televizyon programlarım gerekse bu köşe ile ilgili yorum, görüş ve düşüncelerinizi ayral@ayral.com adresime bekliyorum. Böylece birlikte üretimin, ortak düşünceyi üretmenin bir adımını da biz atmış oluruz...