Eskiden devletin üç temel unsuru olduğundan söz ederdik. Ülke unsuru, insan unsuru ve egemenlik kavramı. Günümüzde ise bir devleti tanımlamak için bu üç unsur yeterli değil. Artık çağdaş devleti tanımlamak için dördüncü bir unsurun bulunması da zorunlu. Nedir o unsur? Hukuk. Yani devlet hukukla bağlı olacak. Yani tüm işlem ve eylemlerinde hukuk kuralları ile bağlı olacak. Üstelik “hukuk kuralları ile bağlıyım” demek de tek başına yeterli değil. Bunun yanı sıra “bu hukuk kuralları evrensel insan hakları ilkelerine ve kurallarına da uygun olacak”. Yeterli mi? Değil. Ayrıca “bu hukuk kuralları” aynı durumda olanlara, yurttaşlara “eşit bir biçimde uygulanacak”. Birine öyle, birine böyle uygulanmayacak. Bu yeterli mi? O da değil. Ayrıca bu “bağlılık”, ne kişilerin iyi niyetine, ne kendi iradelerine, ne de devletin, devlet organlarının vicdanına ve iyi niyetine bağlı olacak. Bu da yeterli değil. Bir de bu hukuka bağlılık, uygunluk, bağımsız yargı organları tarafından denetlenecek.
***
İşte ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, “hukukla bağlı olmayan” ya da “bağlı oldukları yönünde kuşku yaratan devletler” kesinlikle inandırıcı olamıyorlar. Korkutucu ve baskıcı olabiliyorlar, birilerini(!) ikna etmede başarı sağlayabiliyorlar. Ama inandırıcı olamıyorlar. Ne derlerse desinler, kimseyi inandıramıyorlar. Bu iç hukuk açısından da böyle, uluslararası hukuk açısından da, insan hakları hukuku açısından da. Bu tür ülkelerin yaptıklarına ve söylediklerine hep kuşku ile yaklaşıyorsunuz. Siyasal çıkarlarla bakıyorsunuz.
Örneğin ABD tam bu durumda. Küresel sermaye ve enerji devlerinin George Bush’a ihtiyaçları vardı. O seçildi. Seçilirken dönen oyunları, Florida rezaletini biliyorsunuz. Oyların yeniden sayılması istendi, yeniden sayılması da gerekiyordu. Küresel sermaye, dev enerji şirketleri ve devlet devreye girdi. Yeterli olmadı. Ve sonuçta Federal Yüksek Mahkeme de devreye girdi. Kararını verdi. Bush başkan olmalıydı. Ve sonuçta Bush başkan oldu.
Irak’ı yiyecekti, onun için seçtirilmişti. İkiz Kuleler, Saddam’ın elindeki nükleer füzeler derken, olanları hepimiz gördük. Savaş taraftarı “embedded gazetecileri” de, yazdıklarını da gördük. Birleşmiş Milletler’i kandıran, sonra da özür dileyen Colin Powell’ları da gördük.
***
Ancak değişmez kuraldır, bir devlet hukuk kurallarını çiğnemeye başladı mı, iş orada kalmaz. Hukuksuzluk her alana yansır. Nitekim ABD’de de öyle oldu. Ve uluslararası hukuk kurallarının tümü birden çiğnenirken haber kaynağını açıklamayan gazeteciler içeri atıldı. Guantanamo’lar yaratıldı. Terörist oldukları gerekçesi ile insanlar sorgusuz sualsiz hapsedildiler. Dick Cheney’nin “Ne var, bunlar biraz sert yöntemlerdi” dediği inanılmaz işkence yöntemleri uygulandı. Yalanı, şiddeti, hukuksuzluğu, siyasetin tam göbeğine oturtursanız, bunun bir yerde durması da mümkün değil. Nitekim Irak’ta 1.5 milyon kişi öldü. Felluce’ler ve Ebu Garip işkenceleri yaşandı. Hiçbirinde de ciddi bir yaptırım uygulanmadı.
Ve sonucunda ABD, uluslararası hukuk alanında da insan hakları hukuku alanında da hiç inandırıcı değil. Ne eskiden inandırıcıydı, ne bugün. Ne Gazze’de olanlar konusunda, ne Panama’da, ne Filistin’de, ne Kıbrıs’ta, ne Gürcistan’da, ne de başka bir yerde. Sadece korkarsınız, “bela olmasın” diyebilirsiniz, o kadar. Ama inandırıcılık ve güvenilirlik asla.
***
İsrail’in durumu da aynı. Filistin’de uyguladıkları yöntemler, taş atıyorlar diye öldürdükleri çocuklar, Gazze’de uyguladıkları vahşet. Hepsi biliniyor. Uluslararası hukuk kurallarını ve insan hakları hukukunu nasıl çiğnedikleri de ortada... Ve son olarak yaşanan “uluslararası sulardaki orantısız güç kullanımı”... Kimse İsrail’i kınamayabilir, hatta ABD ile ikisinin öfkesinden korkabilir. Ama İsrail’in hukuk açısından inandırıcılığı, güvenilirliği kaldı mı? Asla. Bu uygulamalar başladığından beri var mıydı? Asla.
Pekiyi, bunların Türkiye ve AKP iktidarı ile ne ilgisi var? Hem hukuksuzlukları, hem inandırıcılık sorunları açısından o kadar çok ilgisi var ki .... O da bir sonraki yazıda.