“Nereye doğru gidiyoruz” sorusu insanın kadim kuşkusunun ifadesidir. Zamanın şu yıllarla, aylarla, günlerle anlattığımız her diliminde durup, “peki ama biz nereye gidiyoruz, azimet ne tarafa” diye sormamızın nedeni kendimizden başlayan kuşkunun, ötekilere, dünyaya, evrene yayılmasından başka bir şey değildir.
Nereye gidiyoruz?
Evrenin nereye doğru gittiğini ancak bir düşünce sisteminin kuşku dolu temel teoremi, tezi olarak “bilebiliyoruz”. Dünyamızın nereye doğru gittiğini ise daha kesin çizgilerle söyleyebiliriz. Daha kesin çizgilerle, çünkü onu gittiği yere doğru götüren bizleriz. Paralar kazanırken, yollar yaparken, köprüler kurarken, otomobiller üretirken, kendimizi güzelleştirelim derken, evlerimiz olsun, bak ne güzel ferah evler, gökdelenler derken çirkinliğin kuyusuna götürüyoruz işte dünyayı.
Ölüyoruz ve öldürüyoruz.
Çirkindir ölüm zaten.
***
İhalesi yapılmamış, yapımcısı üstlenicisi sözde seçilmemiş üçüncü köprü için çalışmaya başlayan iş makinelerini, orman içinden geçen o derin, o geniş kıyımı görünce içim acıdı. Fotoğrafı sayfaya koyarken, kan yeşil de olabilir diye geçti içimden.
Yeşil bir kan akıp gidiyor çünkü.
Başka yerlerde de kan kırmızı kırmızı akıp gidiyordu.
Peki biz böyle topluca nereye doğru gidiyoruz?
Bu gidişe “dur” demeyen kim? Ölüme direnmeyen, ayakta kalmak için çaba harcamayan, gelene gidene boyun eğen, siyasetin pisliğinde kendine ikbal arayan ne gidişin farkına varabilir ne de kendi sorumluluğunun. Dur demeyen o.
Varsa yoksa günün geçici olduğu besbelli zaferi.
***
Biliyorum, yalnızlığında boğulmuş insan, “tek bir kişi bu gidişe nasıl dur diyebilir ki” diye geçirir içinden. Oysa büyük resmi, hem tek bir kişi olarak direnmek, hem de o pek küçükmüş, önemsizmiş gibi görünen adımlara karşı durmak değiştiriyor.
Evrenin kısacık hayatında, dünyanın azıcık ömrünü kendi ömründe değerlendirmek isteyen insan, hayatına ancak kötülüğe direnerek anlam kazandırabilir. Kendini de, insanları da, dünyayı da, evreni de kurtarmanın yolu değişimin insan için olanına inanmak, ötekini öfkeyle, nefretle reddetmekten geçer.
Başbakan “Sana ne benim kongremden” mi diyor, bu sözlere yalnızca gülüp geçmek olmaz. “Sana ne” diyene “ne demek bana ne” diye cevap vermekten geçer.
İçki içmesen de yukarıdan aşağıdan birbirini besleyen yasaklamalarla Türkiye’nin nereye götürülmek istendiğinin bu apaçık işaretlerini görüyor ve “hayır” demiyorsan, işte o zaman akıp giden yeşil kana da itirazın olmaz senin.
Hiçbir şeye itirazın olmaz.
Hiçbir şeye itirazı olmayan kişinin ne günle, ayla, yılla, ne de dünyayla, evrenle bir ilişkisi olabilir.
***
Bodrum katındaki dairenin çevresini sarmış beton yığınlarının arasında, kot farkından yüksek gibi görünen küçücük arka balkon duvarının dibinde kendiliğinden yetişmiş yeşil otlar, bu sabah birdenbire çiçek açtılar. Beton yığınlarının arasından kendine yol bulan yağmur uyandırdı onları.
Pencereyi açtım, direnen o yeşil otlara, pembe çiçeklere baktım.
Bak, dedim gördün mü, hayat işte böyle direniyor.
İnsan direniyor mu peki?
Hayır, kısacık ömrünü paraya tahvil edebilmek için üç kuruşluk kefaretle ölüme doğru koşuyor. Ama kimileri de var ki, ne mutlu bana hep gördüm, görebildim onları, hayatlarını baştan sona insan için, yurt için, dünya için anlamla yüklemişlerdi.
Onlara özenmekten başka bir kazancım yoktur şu dünyada, şu ömrümde, şu küçücük bahçemde.